Tahmini okuma süresi: 6 dakika

 

Gerçekten istediğimiz için mi kaçıyoruz şehirden, ülkeyi terk etmenin planlarını kuruyoruz, yoksa kendimizi zorunlu hissettiğimiz için mi? Neden bizim ülkemizde insanlar buna daha çok ihtiyaç duyuyor?

Aslında cevapları belli, her gün cevaplarından birkaç tanesini, lanetleyerek aklımızdan geçiriyoruz, ama ben bugün sizin gözünüze soka soka, başka bir şehirle, İstanbul yaşamını karşılaştırmayı, Milano’da tuttuğum küçük  stüdyodan yapacağım. Ama neden Milano’yla karşılaştıracağım? Ben buradayım da ondan. 🙂 O ayrı da, her ünlü markanın kapısında “LONDON – NEW YORK – PARIS – MILANO – ISTANBUL” yazıyor ya, e demek ki bizim şehir o standartlarda, o şehirlerle karşılaştırmak lazım.

Bir şehirde otursanız da, dünyanın belli başlı şehirlerinden biri olmasına rağmen, trafik zebella gibi üstünüze çökmese; arabalar şehrin içine girmek istiyorlarsa günde 5 Euro para ödese, böylece hem trafik sorunu, hem de park sorunu iyice bir azalsa, şehri bırakmak ister miydiniz?

Peki arabasız olursam nereye nasıl giderim derseniz, gideceğiniz yere metro, otobüs, tramvay olarak farklı seçenekler olsa, ben halkla bir araya gelemem diyenlerdenseniz, bulunduğunuz caddenin köşesindeki bir Smart arabayı alıp (dakikalarla kiralayıp) sonra gideceğiniz yerde park edip bırakabilseniz, Smart küçük gelirse bu şekilde BMW’ye kadar araba bulabilseniz, sporcuysanız aynı işlemi bisikletle yapabilseniz, içkiliyim araba kullanmayayım derseniz her yerden taksi bulabilseniz ve taksiye gitmek istediğiniz yere sizi götürsün diye neredeyse yalvaracak hale gelmeseniz, şehirden taşınmak ister miydiniz?

Araç kullanmak istemediniz, dediniz ki yürüyelim. İstiklal caddesinin 2 katı uzunluğunda, ama 2 kat daha kalabalık bir caddede, hiç endişeniz olmadan, güvenliğiniz tehlikeye girmeden, sağınızı solunuzu paranoyak gibi incelemeden, hatta karşıdan karşıya geçerken bile nasıl olsa araçlar duracağı için, etrafınıza bakma gereği bile duymadan geçecek olsanız, şehirden kaçmak ister miydiniz?

Yürüdüğünüz caddelerin, sokakların her köşesinde bir park, parkın ve göletlerin içinde yeşil başlı ördekten, sincaba, kertenkelelerden baykuşa kadar bir çeşitlilik olsa ister miydiniz?

Şehrin her köşesinde bir galeri, tiyatro, konser salonu, müze olsa, ihtişamlı bir opera binası ve kültür sarayı olsa, gösteriş amaçlı değil, keyif ve eğlenmek için gidilen lokantalar, barlar, gece kulüpleri olsa, oralara istediğiniz gibi girseniz, çıksanız, o güvenlik denilen adamlara yalakalık yapmak zorunda kalmasanız, işten çıkınca arkadaşlarınla bir yerde bir içki içseniz, oradan bir etkinliğe katılsanız, konsere gitseniz, sergi gezseniz, çıkınca yakındaki lokantada leziz ve  keyifli bir yemek yeseniz, gülseniz, etrafınızdaki masalardaki herkes de gülse, hesap geldiği zaman da gülmeye devam edebilseniz, şehirden taşınmayı düşünür müsünüz?

Türkiye’de okuldan yeni mezun bir mimar en fazla 1800 TL alıyor olsa, İtalya’daki yeni mezun mimar 800 EU.- alıyor olsa, Türkiye’de maaşıyla 35TL den 50 kokteyl içebilen mimar, Avrupa’daki gibi 100 kokteyl içebiliyor olsa, İstanbul’da şehrin içinde küçücük bir eve 1500 TL kira verip eline maaşının beşte biri kalan mimar, Milano’daki gibi aynı ayarda bir eve 600 EU.- verip maaşının dörtte biri elinde kalıyor olsa, bir yerden bir yere gitmek için, aynı mesafe için toplu taşımaya maaşıyla 250 kere yerine 530 kere binebiliyor olsa, maaşıyla 400 çay yerine, 800 kahve içebiliyor olsa, mütevazi bir ikinci el araba almak için 16 ay maaşını olduğu gibi biriktirmek yerine 5 ayda istediğine ulaşabiliyor olsa, şehirden, hatta ülkeden kaçmayı düşünür müydü o yeni, genç mimar acaba?

Zenginlik hangi arabaya, telefona sahip olduğunuzla, hangi gece kulüplerine gittiğinizle, ne ayakkabı giydiğiniz, ne saat taktığınızla değil, hangi kitapları okuduğunuz, hangi konserlere, tiyatrolara gittiğiniz, hangi sergileri, müzeleri gezdiğiniz, hangi mutfakların tatlarını denediğinizle ölçülüyor olsa bırakıp gitmek ister miydiniz şehrinizi?

Herkes daha mutlu, daha aktif, daha keyifli, alım gücü daha yüksek olarak yaşıyor olsa, sokakta sek sek oynayan 50 yaşında adamları görseniz, çocuğuyla bisiklete binen babaları görseniz, yanınızdan 2.15m, topukluyla 2.30m olmuş, bir travesti pembe mini eteğiyle geçse, kimse de dönüp “bu ne ya?” diye bakmasa,  10 yaşından 90 yaşına kadar sokakta yürüyen erkek, kadın herkes evden çıkmadan önce bir aynaya bakmış olsa, herkes hoş, bakımlı dolaşsa kaçmayı düşünür müydünüz?

Parklarda, bir taburenin üstüne çıkmış bir travesti, etrafındakilere hayatta karşılaştığı zorlukları anlatırken, onun karşısında takkeli, sakallı bir hoca efendi neden Allah yolu birdir diye anlatabiliyor olsa ve kim neye meraklıysa onu dinleyebilse, hiç birine meraklı değilseniz aradan yürüyebilseniz, kimse diğer tarafındakine dönüp de, müdahale etmese, ülkenizi terk etmeyi düşünür müydünüz?

Okullar bedava ve yüksek eğitim standartında olsa, boş bilgiler yerine, çocuğun kafası genel kültürle, sanatla doldurulsa, eğitim sadece okulda öğrendikleriyle kalmasa da, okulun kapısından çıktığı anda şehrin içinde dolaşırken gördükleri, yaşadıkları da eğitiminin bir parçası olsa ister miydiniz şehri bırakmayı?

Çocuklarınızın , etraflarında olanları daha az görsün, televizyonda, dışarda konuşulanlardan daha az etkilensin diye izole etmek adına, ya da dışarı çıkınca yapacak bir etkinlik, bir park, bahçe bulamadığınız için, ellerine IPAD tutuşturarak zamanı geçirmek yerine, zamanınızı şehrinizde sürekli olan çocuklara yönelik etkinliklerle geçiriyor olsanız, sokaklarında  resimler, heykeller olan, kafelerinde, lokantalarında kendine özgün sanat, tasarım dokunuşları var olan, tarihi binalarla çevrili bir şehirde yaşasanız, hala tutuşturur muydunuz ellerine IPAD’leri?

Şehrin içinde sadece belirli bir yükseklikte ve tarihi binalar olsa, şehir illaki büyüyecekse dışarıya doğru büyüse, o beton çirkinlikler, kentsel dönüşümler, akıllı ev saçmalıkları olmasa, çevrenizde inşaat vinçleri, çimento kamyonları görmeseniz, düşünür müydünüz bırakıp gitmeyi?

Bırakın fiziksel müdahaleyi, sadece bir kişi size küfür etti diye, polis çağırabilseniz, ve polis olayı sanki bir çete kavgası kadar önemli bir olaymış gibi ciddiye alsa, gerekli işlemleri yapsa, olayın şekli değişebilir ve fiziksel bir müdahale olabilir ihtimaliyle, polisle birlikte bir de ambulans gelse, korunduğunuzu, haksızlığa uğramayacağınızı, güvenli ellerde olduğunuzu hissetseniz, düşünür müydünüz ülkenizi terk etmeyi?

Ben düşünmezdim. Bu anlattıklarım da bir ütopya değil. Mağazaların vitrinlerinin üzerinde İstanbul’la birlikte ismi geçen diğer şehirlerde hali hazırda var olan, yaşanan şeyler. Biz ülkemizde, şehrimizde bu anlattıklarımdan uzaklaştıkça, kendimizi korumak adına, biraz daha medeni, daha özgür, daha sağlıklı, kaostan, trafikten, haksızlıktan, görmemişlikten uzak, kendi yaşam alanımızı  kurarak, daha yaşanabilir bir ortamı yaratmak için düşünüyoruz şehirden kaçmayı, hatta planlıyoruz ülkeyi terk etmeyi.

Fakat ne kadar gitseniz de, kaçsanız da o gittiğiniz ülke, şehirde, o şehirde hayatları boyunca yaşamışlar gibi hissederek yaşayamayacaksınız. Neden biliyor musunuz? Çünkü orada anılarınız yok.

İlk defa bir kızla veya erkek arkadaşınızla buluştuğunuz pastane orada değil. İlk gittiğiniz lunapark, konser salonu, sinema, gece kulübü orada değil. Çocukluğunuzdan itibaren ilk önce ailenizle gittiğiniz, sonra büyüyüp adam olunca, kendi çocuklarınızı götürdüğünüz park, bahçe, orman orada değil. İlk aşı olduğunuz hastane, ilk kendi kendinize alışveriş ettiğiniz bakkal orada değil. İlk operanızı seyredip, bunlar neden bağırıyor ki dediğiniz, sonra sonra gide gele anlamını çıkardığınız konser salonu Atatürk Kültür Merkezi de orada değil. İşte anılarınızın olmadığı bir yerde hayatınızın konforu ne kadar artsa da, duygularınız, hissettikleriniz orada yaşan yerli kişiler gibi olamayacak.

Fakat, eğer elinizden anılarınızı da alıyorlarsa, dışarı çıktığınızda anılarınızın geçtiği yerler bir bir kaybolup, yok oluyorsa, sadece isimleri kalmış ama ruhları kalmamışsa, belki ismleri bile kalmamışsa, o sokaklarda dolaşırken tabelalarda anlamadığınız dilde, hatta alfabede, Arapça bir şeyler yazıyorsa, bahçesinde maç yaptığınız okul, alışveriş merkezine dönmüşse, artık bir şey hissedemeyecek bir hale getirildiyseniz, işte o zaman yeni anılar oluşturmak için hareket etme zamanı gelmiş demek.

Bizim zamanımız, kendi ülkemizde hayal ettiğimiz refah düzeyine gelmek, ileri medeniyet seviyesine geri dönmek, sanat ve kültür kokusuyla yaşayabilmek için, büyük ihtimalle, yetmez, yetse de o halin keyfini çıkaracak durumda olamayız, herhalde. O yüzden de kendi kalan zamanımızı mümkün olduğunca daha iyi şartlarda geçirebilmek adına alternatifler peşinde koşuyoruz.

Fakat çocuklarımızın, kendi ülkelerinde, doğdukları şehirlerde, medeni ülkelerin refah düzeyinde, herkesin birbirine saygılı olduğu bir ortamda, mutlu ve huzurlu bir şekilde, kaostan, düşmanlıktan uzak, hayatlarının keyiflerini çıkararak, yaşayabilme şanslarını kaybetmemek, ümitlerin devamı, yeni bir başlangıç için;

hayir

Facebooktwitterpinterest

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

En güzel cami halısı dış avlusu olup bunun çevresi pencereli duvarlarla çevrilidir. Bu avulya 3 ü cephede olmak üzere, 8 kapıdan girilir. Şadırvan avlusu, 26 adet granit mermer ve porfir sütuna oturtulmuş, 30 kubbeyle çevrili geniş alandır. Mermer döşemeli bu geniş sahanın ortasında 6 mermer sütunlu şadırvan, sahanın azametini gösterir. Şadırvanın kemerleri, kabartma olarak Rumi geçmelerle ve köşebentleri, kabartma, lale ve karanfil motifleriyle bezelidir.
Barkod Etiketi üretimi yapan firmaların işi ciddi bir iştir. Bu anlamda sizin de hangi firmayla çalışma yatığınız çok büyük önem taşır. Kullanım alanı sınırsızdır. Her alanda ve her sektörde bu etiketlere ihtiyaç duyulur. Etiket çeşitleri ve Barkod etiketleri, seri üretimle hazırlanmaktadır. Etiketler ahşap, plastik, metal ya da cam gibi ambalajlı ürünlerin üzerilerine ugulanır.