Tahmini okuma süresi: 6 dakika

Şehirden kaçmak isteyen çocuklular dönüyor dolaşıyor, bu konuda kilitleniyor. Hak vermemek elde değil. Bu konu en hassas konu. O yüzden etraflıca ele almak lazım.

Şehirli insanoğlunun anne baba evinden çıkıp da kendi ayakları üzerinde durmaya başlamasından itibaren yaşadığı yer ile ilgili 3 ayrı dönemi ve beklentisi var.

1.Dönem, Yaş 25-30 arası. Üniversiteyi bitirmişsin, işe de başlamışsın. Evden ayrılma zamanı geldi. Oooh paralar da geliyor, diyesim var ama yeni mezun oldun mu, aldığın maaş İstanbul’da ancak kiranı karşılar. Çoğu semtte onu da karşılamaz bile ama hadi diyelim ki patron bonkör çıktı, sayıyor paraları ayın sonunda, hem de bu devirde… İşte o zaman aradığın şey, gece hayatına, alemlere yakın bir ev olsun ki, şimdi kafa bir dünya eve dönmek hem zor olmasın, hem de olay eskisi gibi değil, arabayla dönemezsin. Polis ebeledi mi alır ehliyeti, bakmaz gözünün yaşına.

Ee, bir de belli mi olur, bekâr adamsın/hatunsun. Bir ateş olur, elektrik çarpar, eve tek başına dönmeyeceğin tutar. Şimdi bin taksiye 1.5 saat yol git. Elektrik düştü 12 volta, ateş zaten artık mercimek pişirme kıvamını çoktan geçti. O yüzden, şehrin içinde oturmak candır. Hey sen, sana diyorum arkadaşım, eğer 30’u aşmamışsan, geçeceksin şehirden kaçıp kırsala yerleşmeyi düşünmeyi. Buraların senin aradığın kıvama gelmesine senin ömrün yetmez. Âlem yapacağım diye kalakalırsın köy kahvesinde, sonra üzülürsün gençliğimi yediler diye. Üstüne bir de mazallah evde kalırsın, bir de bizden bilirsin.

Bir sonraki dönem +30. Kişisine göre tabii. Ben geç evlenen, üstüne bir de geç çocuk yapan adam olduğum için ben de o oldu +40.  Bu dönem şehirli insanoğlunun, en önemli derdi, yaşadığı yerin etrafındaki okullar. Bu konuda şaka yok, dert büyük. 4×4, dörtçeker bir eğitim sistemimiz olduğu için, bir de artık iki kere ikinin sonucunun diyanetten tasdiklenmesi gerektiği için, artık hepimizin feleği şaşmış durumda, çocuğumuza nasıl düzgün bir eğitim vereceğiz diye.

Konumuz olan eğitime geleceğim de, bir de şu 3. dönemi de anlatayım.

Yaş sizde oldu 50, bende 60. Çocuklar büyüdü. Onlar 1. döneme geçiş yaptılar, şehirde âlemlerden âlemlere sekiyorlar. Bizde de başladı bir çarpıntılar. Zırt pırt bozulan o dijital tansiyon aleti, salonun baş köşesinde. İşte o zaman yaşadığın yerden beklentin, düzgün bir hastaneye yakın olsun ki, motor birkaç sene daha fazla çalışsın. Vallahi o zamanlara Allah kerim. Bu ülkede ben ancak bizim oğlanın ortaokul yaşına kadar bir plan yapabiliyorum. Ondan sonra artık, şehre mi döneriz, eğitim sistemi Finlandiya sistemine geçiş mi yapar, o zaman işte ben de,” ne istediler de vermedik şu laiklere, yıllardır kandırıldıkkk şu kafirler tarafından”, deyip 5 vakte mi başlarım, yoksa Amerika biletini mi alırım, diyeceğim ama orayı da bir Trump sardı, şimdi gidilmez.

Neyse konuyu çok dağıttım yine.

Bir kere iyi eğitimden sizin anladığınız nedir? Bunu hiç düşündünüz mü? Okulu seçerken, neyi öğrettiklerine göre mi, yoksa çekincelerimizle neyi öğretmediklerine göre mi seçim yapıyoruz?

Benim için iyi eğitim Türkiye’de kaç tane koyun var onu bilmek, hangi elementle hangisini bir araya getirirsen patlayıp kaşlarını yakıp, tütsülenmiş tavuk kokusu çıkarır değil, yani kısaca hayatta her gün lazım olmayacak bir sürü bilgiyi çocuğa yüklemek değil. Benim için iyi eğitim, çocuğun dünyada mümkün olduğunca çok kişiyle iletişim kurabilmesi için gerekli dil donanımını kazanması, her türlü ortamda kendini ifade edebilmesi ve yabancılık hissetmemesi, dürüst ve özünde iyi bir insan olması, genel kültür dediğimiz, birkaç çanak çömleğin değerini bilip, medeni her insanın sahip olması gereken bilgilere sahip olması, hayatta nasıl bir yol izlemek istediğine dair anlayış kazanması ve nihayet onu yapabileceği bir yola girebilmesi için hazırlık yapması. Bütün bu süreçte de zamanla adım adım ilerlemesi. Benim eğitimden anladığım budur. Beklentilerime bakınca da, bunların çoğunu okulun değil ancak benim verebileceğimi görüyorum.

Birçoğunuz bana hak vermeyebilir, anlıyorum. Ben sadece kendi düşüncelerimi buradan sizinle paylaşıyorum.

Ben çocuğumun sadece benim yapıma benzer bir kitlenin çocuklarının gittiği bir okula gitmesini arzulamıyorum. Daha kozmopolit, her kitleden çocukların olduğu, herkesin birbirinden alışveriş yaptığı bir toplumda öğrenmesini, yaşamasını istiyorum. Ben ilkokula,  devlet okuluna gittim. Sınıfımızda yan apartmanın kapıcısının oğlu da vardı. O zaman Galatasaray’ın en gözde futbolcularından birinin oğlu da, bir profesörün oğlu da (o ben oluyorum). Ama artık maalesef istesek de, şehirde böyle bir ortamın olduğu devlet okulu bulma şansımız yok. Maddi durumumuz el verse de vermese de, çocuğumuzu özel okula göndermek zorundayız. Çünkü bırakın iyi eğitimi falan, herkes çocuğunu özel okula gönderiyor ve bir delilik edip devlet okuluna göndersek, bir tane bile alışık olduğu tarzda çocuk ile karşılaşamayacak ve kendisinden farklı ve kendisinin uyum sağlayamayacağı belirli bir kitle ile eğitim görecek. Aslında, halkın içindeki bölünme daha buradan başlıyor. Daha bu yaşta bölersen çocukları, sonra nasıl birlikte yaşasın bu minik canavarlar.

Bir de, sanıyorum çok deşiyoruz galiba biz bu eğitim işini. Daha 3-4 yaşında, bizim gönderdiğimiz okulda İngilizceyi çok iyi öğretiyorlar, yanında da Fransızca veriyorlar diye kendi içimizi rahatlatıyoruz. İyi de arkadaşım bunlar daha çocuk. Bırakın da çocukluklarını bir huzur içinde yaşasınlar, Türkçe olarak. Sonra öğrenirler yavaş yavaş hepsini, üstüne bir de Japonca öğrenip Miyazaki filmlerini orijinal dilinde izlerler. Hayır, Türkiye’nin durumu belli olmaz, öyle Kazdağları kesmez, biz Kanada’ya uzayacağız diyorsanız, onu bilemem, başlasın o zaman  3 yaşında 3 dil öğrenmeye, sonra gidince bir sürü işinizin arasında bir de çocuğa tercümanlık yapmakla uğraşmayın. Ama haklısınız, biz de bir ara taktık şehirde çocuğu Waldorf sistemine göre eğitelim diye. Aa, sonra bir de Montessori çıktı. Finlandiya’dayız ya, her şey tamam, bir Waldorf mu Montessori mi ona karar vermek kaldı. Ama sonuçta ne varsa insanın kendine , aile yapısına dönüyor olay. Dünyanın en iyi okulunda okudu diye sihirli değnek değmiş olmuyor yavrucağa yani. Ne olacak çocuğu Waldorf’a gönderdin, akşam eve gelip de sokakta oynayamadığı için, önüne Ipad koyarsan, “Anneciğim, biz okulumuzda tahtadan mantar, keçeden bebek yapıyoruz, ekranla bu kadar haşır neşir olmamalı insan” diyerek etrafta Waldorf Waldorf zıplayacak mı?

Riva'nın gittiği anaokul

Riva’nın gittiği anaokulu

Buraya gelince işler değişiyor zaten. Yapacak bir şey yok, tek bir okul var. Waldorf maldorf değil. Halis muhlis @!!!<@?!> (biiiippppppp) sistemi. Neyse sistemi bir kenara koyalım. Zaten sistemle bir işim yok benim. Sistemden kaçmışız ya. Tek bir okul olunca, buradaki müteahhittin oğlu da oraya gidiyor, şehirden göçmüş pansiyon sahibinin kızı da, üst köydeki bir çobanın çocuğu da. Hepsi bir güzel kaynaşıp, oynuyorlar. Sokakta, pazarda birbirlerini gördükleri zaman sevinip, birbirlerine koşuyorlar. Orada iş olması gereken noktaya geliyor ve okul değil, öğretmenin önemi artıyor. Şimdi, oturduğum yerden sallıyorum da, zaman ne gösterir onu bilemem. Bizimki daha ufak tabii, anaokulunda iyi bir öğretmene düştü ve biz çok memnunuz. 29 Ekim şiirleri öğreniyorlar,  mantardan çürük diş, temiz diş filan yapıyorlar. Hatta sanıyorum haftaya ata binmeye, at çiftliğine gideceklermiş. Sonuçta yarım gün okula gidiyor, sonra çıkıyor bisiklete biniyor, odunlardan kendine heykel falan yapıyor. Al sana Waldorf, hem de organik Waldorf. Öyle şehir atölyesinden çıkma tahtalardan değil, bildiğin yerden bulduğu odunlardan.

Bir arkadaşımızın kızı ilkokulda, onlar da çok memnun. Fakat, iş ortaokula gelince işler biraz bozuluyor, diyanetten tescilli fizik kuralları geçerli olmaya başlayacakmış diye duyduk. Onu da zaman içinde göreceğiz bakalım. Dedim ya, bu ülkede 5 yıllık plan yapmak zaten biraz zor. Eee tabii çocuğa İngilizce, üstüne Fransızca, bir de tenis, yanında da eskrim öğretmek istiyorsanız, o kısım ellerinizden öper. Bizim öpecek valla. Dilleri, Skype üzerinden özel dersle halledebilirsiniz. İlla ki tenisçi yetiştireceğim derseniz de, biraz benzin yakacaksınız, Çanakkale 90 km. Ama yine de, bir Cumartesi Nişantaşı’ndan, Maslak TED kulübüne götürmekten daha kısa sürer, ben size söyleyeyim. Ama bizim köyde yelken okulu var. Bence o tenisten daha aristokrat.

Yer müsait, ortam müsait. Al oğlum istediğin kadar kendini de boya, ama motor becerilerini geliştir ;)

Yer müsait, ortam müsait. Al oğlum istediğin kadar kendini de boya, bu arada motor becerilerini  de geliştir ;)

Ha, bir de üstüne eklemem lazım. Bizim, aynı yaş grubu çocukları olan arkadaşlarımız, kendileri bir okul oluşumu başlattılar. Birkaç senedir deneniyordu, kısmet bu seneyeymiş. Gayet de iyi gidiyor. Biz başta belirttiğim sebeplerden dolayı ve bir ay boyunca bizimki “okula gitmiyceeeemmmmm” diye bizi kanırttıktan ve okulun önündeki bankın yazısı kıçımın üzerinde tersten okunabilmeye başlandıktan sonra, çocuk tam alışmışken düzeni bozmak istemedik. Ama böyle güzel, alternatif şeyler de oluyor burada anlayacağınız.

Toplayıp bir özet geçersek, neymiş?

Bana yakın düşünüyorsanız,  5-6 sene paralar cepte kalacak ama karşılığında sizin eller öpülecek şekilde çocuğunuza bir eğitim sağlamanız mümkün. Fakat gün gelecek, “Eee, nolcak şimdi?” demeniz,  daha da bir mümkün.  Her ne kadar Alman ekolünden olup 10 senelik planlarla hayatımı kursam da, Türkiye’de olmanın getirisi olarak ben planlarımı orta vade yapıyorum. Vadenin sonu yaklaşınca durumları değerlendireceğiz diyorum.

Facebooktwitterpinterest

İlgili Yazılar

1 Yorum

  1. asuman

    aynı şeyleri bende düşündüğüm için bir türlü kaçıp gidemiyorum İstanbul’dan. 40 yaşında anne olunca çocuk daha seneye ilk okula gitmeye başlayacaksa bu okul meselesi hep beni tutuyor buralarda.

    Cevapla

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

En güzel cami halısı dış avlusu olup bunun çevresi pencereli duvarlarla çevrilidir. Bu avulya 3 ü cephede olmak üzere, 8 kapıdan girilir. Şadırvan avlusu, 26 adet granit mermer ve porfir sütuna oturtulmuş, 30 kubbeyle çevrili geniş alandır. Mermer döşemeli bu geniş sahanın ortasında 6 mermer sütunlu şadırvan, sahanın azametini gösterir. Şadırvanın kemerleri, kabartma olarak Rumi geçmelerle ve köşebentleri, kabartma, lale ve karanfil motifleriyle bezelidir.
Barkod Etiketi üretimi yapan firmaların işi ciddi bir iştir. Bu anlamda sizin de hangi firmayla çalışma yatığınız çok büyük önem taşır. Kullanım alanı sınırsızdır. Her alanda ve her sektörde bu etiketlere ihtiyaç duyulur. Etiket çeşitleri ve Barkod etiketleri, seri üretimle hazırlanmaktadır. Etiketler ahşap, plastik, metal ya da cam gibi ambalajlı ürünlerin üzerilerine ugulanır.